Zamanının ve hatta bilim dünyasının en dikkat çekici hırslı bilim insanlarından olan Marie Curie'yi hepimiz mutlaka duymuşuzdur. Yaşadığı dönemde kadına verilen değeri ezip geçerek bahanelerin arkasına sığınmadan, her zorluğun üstesinden gelip kendisini ve onu takip eden her kadını onurlandırmış bir bilim insanından bahsedeceğiz bugün. 

"Bilim için ölen" kadın lakabının hakkını veren Marie Sklodowska ya da bizim bildiğimiz ve sonradan aldığı adı olan Marie Curie, 1867 yılında o zamanlar Rusya kontrolünde olan Lehistan'ın Varşova kentinde dünyaya geldi. Annesi ve babası öğretmen olan Marie, fizik ve matematik dersleri veren babasının sayesinde küçük yaşta bilime ve fene ilgi duymaya başladı. 

Ancak ne yazık ki o dönemde kendi ülkesinde bir kadın olarak eğitim alması mümkün değildi. Bu yüzden kardeşiyle birlikte çalışarak para biriktirdiler. Kardeşi Bronya Sorbonne'da tıp eğitimi almaya başladığında ablasına da yardımcı olarak onunda Sorbonne'a gelmesine yardım etti. Marie önceleri kardeşiyle birlikte kalırken daha sonra küçük bir tavan arasında yaşamaya başladı ve nihayetinde bir buçuk sene sonra, sınıfının birincisi olarak fizik diplomasını zorlu bile olsa başarılı bir şekilde aldı. Marie artık öğretmenlik diploması alıp Varşova'ya dönmek istese de kaderin onun için bambaşka planları vardı. 

1894 yılında Marie Sklodowska, hem en yakın çalışma arkadaşını hem de eşini bulmuş oldu. Bir diğer kardeşi olan Jacques ile piezoelektriği keşfeden Pierre Curie ile tanışarak 1895'te evlendiler. Pierre Curie, Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuarının başkanıydı. Ortak bilimsel ilgileri onları birbirlerine daha çok yakınlaştırdı ve birlikte çalışıp araştırmaya devam ettiler. Böylelikle Marie artık Marie Curie olmuş oldu. 

1896 yılında bir diğer hedefi olan öğretmenlik diplomasını alan Marie, 1897 yılında Becquerel tarafından duyrulan uranyum tuzlarının yaydığı ışınları araştırmaya başladı. İlerleyen zamanlarda bu ışınlar radyoaktivite olarak adlandırılacaktı ve Marie ise radyoloji biliminin kurucusu kabul edilecekti. 

Uranyum tuzlarından yayılan bu ışınları araştıran Marie toryum elementininde bu ışınları yaydığını fark etti. Sonuçlardan heyecanlanan eşi Pierre'de kendi çalışmalarını bırakarak eşine yardımcı olmak adına onunla çalışmaya başladı. 

Curie ailesi araştırmalarına devam ederken Becquerel iki farklı uranyum mineralinin daha aktif olduğunu tespit etti. Radyoaktivite, bilim dünyasını heyecanlandırmaya devam ediyordu. 

Temmuz 1898 yılına geldiğimizde Curie'ler yeni bir ışın yayan element olan uranyumun bozunmasından ortaya çıkan polonyum elementini keşfettiler. Elementin adını veren Marie, kendi ülkesi olan Polonya'ya bir atıfta bulunmak istemişti. Ardından 1898'de spektroskopi yönteminden faydalanarak tanımladıkları radyum elementini de duyurdular. 

Çalışmalarına devam eden Marie Curie 1904 yılında doktorasını da vererek doktora unvanı alan ilk kadın oldu. Keşfettikleri radyoaktif elementler ve radyoaktivite üzerine yaptıkları çalışmalarla Marie, Pierre ve Becquerel o sene Nobel Fizik Ödülünü birlikte kucakladılar. Böylelikle Marie, Nobel ödülü alan ilk kadın olmuş oldu. 

Ödüllerin ardından Pierre Curie, Sorbonne'da öğretmenliğe başladı ve Marie Curie ise Sevr'deki bir kızlar okulunda fizik dersi vermeye başladı. Uzun süre radyoaktif elementlerle vakit geçiren Curie ailesinde ışınlara sık maruz kalmaktan kaynaklanan hastalıklar oluşmaya başladı. Radyumun dokuya verdiği zarar bilim dünyasında kabul görmeye başlamıştı. Aynı zamanda Alexander Graham Bell'de o senelerde kanserin tedavisi için radyum verilmesini önermekteydi. 

1906 yılında Pierre Curie talihsiz bir kaza sonucunda hayata gözlerini yumdu. 2 kızıyla dul kalan Marie, eskisinden daha da kuvvetli bir şekilde hayata tutanarak eşinin öğretmenlik vazifesini aldı ve çalışmalarına daha sıkı sarıldı. Sorbonne'da ilk kadın profesör olarak hayatımızdaki ilklere bir yenisini daha ekledi. 

1911 yılında radyum ve polonyum üzerine yaptığı çalışmalar için Marie Curie bir kez daha Nobel Ödülü'ne layık görüldü. Bu başarı onu Nobel Ödülünü iki kez alan tek bilim insanı yaptı ve hala da bu ayrıcalığını korumaya devam etmektedir. Aldığı ikinci ödülle bir elementin radyoaktif  işlemler neticesinde başka bir elemente dönüşebileceğini kanıtlamış oldu. 

Kendini her şekilde kanıtlayan Marie yine de cinsiyetçi ayrımcılığa maruz kaldı ve tümü erkeklerden oluşan Fransız Bilim Akademisine olan katılım isteği reddedildi. 

Eşinin ölümü, hayata tutunma çabaları ve kendisi üzerine atılan yersiz iftiralarla birlikte radyoaktif hasar onu amansız bir hastalığın pençesine bıraktı. 1934 yılında 67 yaşında hayata gözlerini yuman Marie'nin sonradan kan kanseri olduğu tespit edildi. Başarının getirdiği her türlü sorumlulukla başa çıksa da yersiz zorluklarla uğraşmak onu hayata karşı yorgun düşürdü. 

Radyumun kansere neden olan tümörlere iyi geldiği anlaşılınca, bu kanser tedavisine Curie'nin soyadından ilham alarak curieterapi yani bizim bildiğimiz haliyle kemoterapi adı verildi. 

Ayrıca Türkiye'nin ilk kadın kimyageri olan Remziye Hisar'da Marie Curie'nin Sorbonne'da öğrencisi olmuştur. 

Einstein daha sonraları Marie Curie için "Bütün meşhur olmuş insanlar içinde, şan ve şöhretin bozamadığı tek varlık" olarak bahsedecekti. 

Radyoloji biliminin kurucusu kabul edilen ve döneminin tüm zorluklarına emsalsiz bir şekilde göğüs gerip bizleri hayata karşı cesaretlendiren Marie Curie'yi saygıyla anıyoruz. 

 

"Her gün giydiğim bu elbisemden başka elbisem yok. Eğer bana yeni bir tane daha alma nezaketi gösterecekseniz, lütfen siyah renkte ve giyimi kolay bir şey alın ki, laboratuarda da giyebileyim." 

Marie Sklodowska Curie